• 26.04.2015 00:00



Geçen gün telefonum çaldı. Biraz meşgul idim. Göz ucu ile baktığımda pek de cevap vermek istemediğim bir arkadaş arıyordu. Zaten meşgul ve sıkışık olduğumdan bilerek cevap vermedim. Bir müddet sonra mesaj ile bana;  “Abiciğim selamlar, saygılar. Kandilin mübarek olsun. Her ne kadar da telefona bakmasan da sana biz abi dedik. Ve hep öylesin ve öyle kalacaksın ömür boyu benim için. Evet, yaptıklarını hiçbir zaman unutamam. O günlerde biraz sıkıntım olduğundan sana olan borcumun geri kalanını geç ödedim. “

Bir müddet sonra mesajın devamı geldi; “Ama istemeyerek oldu abi. Seninle dostluğumuz çok eski yıllara dayanıyor. Öyle kalacak. Seni parayla değişenin Allah cezasını versin. Sen benim abimsin. Yakında param gelince sana iki katını bırakacağım. Ne zaman verirsen ver. Veya verme helal olsun. Senle benim arama para giremez. Selamlar.”

Bu olayın aslı yaklaşık altı ay önce meydana gelen bir olaya dayanıyor. Bir Perşembe günü öğleden sonra büromda yoğun bir şekilde işlerimle meşgul iken telefon çaldı. Arayan ilçelerimizden birinde ticarethanesi olan çok sevdiğimiz bir kardeşimiz, arkadaşımızdı. Bana “ Abi, bankanın birinde dükkânımın bir senedi var. Bu gün ödenmezse protesto olacak. Bir sürü masraf ödeyeceğim. Ayrıca ayıp olacak. Yanında para varsa sen gidip ödeyebilir misin? Bizim ilçede bu bankanın şubesi yoktur. Benim yanımda kimse yok, hem uzak. Hem vakit yok. Sen senedi al. Ben sana parayı dört gün sonra bizim ilçeden gelecek yeğenimle Pazartesi gönderirim.” Dedi. Ben de tamam dedim.

İşleri güçleri bırakıp kapanmadan bankaya gittim. Sıra aldım. Bir saate yakın bekledim ve emekli maaşım kadar parayı yatırıp senedi aldım.

İşlerin yoğunluğundan daha sonraki günler pazartesi ve Cuma derken biz zaten olayı unutmuşuz. İkinci hafta bana da para lazım oluyor. Bulup buluşturup dekleştiriyorum. Çünkü karşıdaki sevdiğim bir arkadaşım. İki hafta böylece geçti. Üçüncü hafta o arkadaşımın tanıdığım yeğenini aradım: “ Amcan bir emanet gönderdi mi?” o da göndermediğini söyledi. Meblağ önemli değil ama akla gelince can sıkıyor.

Üç dört hafta geçti. Oğlum ara sıra o ilçeye iş için gidiyordu. Ona dedim ki; “ Orada dükkâna bir uğrayıp hem selam söyle hem de paraya ihtiyacımız olduğunu söyleyip iste. “ dedim. Oğlan uğramış, sıkışık olduğunu ve haftaya para geleceğini söyleyip parayı vermeden göndermiş. Esasında ticari işleri bayağı da iyi gözüküyor.

Velhasıl bunun gibi birkaç sefer oğlum yanına uğradı, birkaç sefer telefon etti. Ben ise paramı istemekten artık utanır oldum. Kendim isteyemiyorum. Kendi paramı isterken utanır oldum. Sonunda oğlum inat edip son uğradığında biraz söylenmiş ve üç ay sonra paranın üçte ikisini havale ile küsuratlı bir şekilde gönderdi. Ama geride yine önemli bir meblağ duruyor. Uzun müddet onu göndermedi. Biz utandık artık  isteyemiyoruz. En sonunda o ilçeden müşterek dostumuza olanları anlattım. O da telefonunu vererek oğlundan istememizi önerdi. Numarayı aldım ama yine bir aya yakın arayamadım. En sonunda olayı oğluna anlatınca oğlu “Ne demek amca, hemen gelip ödüyorum.” Dedi. Ve de dediği gibi kalan meblağı gelip küsuratı ile özür dileyerek ödedi.

Biraz hikâyeyi uzunca anlattım. Bu ve buna benzer birkaç olay bizde travma yarattı. Biz artık darda kalan kimseye borç para verip yardım edemiyoruz.  Paramız olsa dahi sıkıntıda olana bakmıyoruz. İnsanlar bizim iyi niyet ve yardımseverliğimizi istismar ettikleri için ihtiyaçlarını karşılamak için geri ödemeye söz verseler dahi yardım edemiyoruz.  Bizi maalesef bu olaylar dumura uğrattı. Bunun vebali kimin olur acaba!

Oysa inancımızda ihtiyacı olanlara ve muhtaçlara borç vermek “ Karz-ı Hasen” güzel bir yardımlaşma olarak tavsiye ve emir edilmektedir. Bir fıkıh terimi olarak “karzı- hasen”, bir kimsenin diğer bir kimseye aynını, mislini veya bedelini iade etmek şartıyla verdiği şey demektir. Karz-ı hasen, veren açısından uhrevî, alan açısından ise dünyevî yarar gözetilen ahlâkî ve hukukî bir kavramdır. Birisine ihtiyacı için borç vermek “Allah’a borç vermek “olarak ifade edilmiştir. Çünkü Dünyada herhangi maddî bir karşılık beklemeden bir insanın ihtiyacını karşılayan kimse, bu fedakârlığının karşılığını, ücretini, mükâfatını ahirette Allah’tan alacaktır.

Müzzemmil suresinin yirminci ayetinde “karz-ı hasen”; Kur’an okumak, namaz kılmak ve zekât vermek ile birlikte emredilmektedir.

Yukarıda anlattığım bu kadar önemli cemiyetteki sosyal yardımlaşma ve kardeşliği artıran bir emir karşısında borç verenlere ve Allah’a ihanet edip borcunu belirlenen zamanda ödemeyenler nası bir ihanet içindeler tahmin bile edemiyorum. Yapacağım deyip yalan söyleyenler, sözlerini tutmayanlar, dürüstlükten ve doğruluktan ayrılanlar müslümanlıktan, imandan, Kurandan ne kadar bahsederlerse etsinler onlar davaya ihanet ediyorlar. Cemiyetin en büyük sosyal yardımlaşma sistemine dinamit koyuyorlar. Kendileri bu olayları küçük görebilirler. Doğruluktan, dürüstlükten, emanete hiyanetten böyleleri her zaman bu dünyada ve de ahirette mesuldürler. Cemiyetin içinde, cemiyeti içten içe kemiren habis bir urdurlar.

Doğruluk ve dürüstlük kişinin kendi inanç bağlamında şahsına karşı tutumundan başlamaktadır. İnsanın ilişkili bulunduğu bütün kişilere ve çevrelere karşı her türlü tutum ve davranışlarını ilgilendirmektedir. Doğruluğun böylesine önemli olması, ticarî faaliyetlerden kamu görevlerine kadar hayatın bütün alanlarında ve bütün mesleklerde aranan bir erdem ve inanç olmasından ileri gelir. İnsan dürüst ve dosdoğru olmalıdır.

“Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe 119)

Sonsuz selam ve sevgilerimle, hoşça kalınız.27.4.2015 …….