BİR KEDİM BİLE VAR ANLIYOR MUSUN? (1)

  • 13.07.2022 00:53

“Gülümse hadi gülümse

Bulutlar gitsin

Yoksa ben nasıl yenileyeceğim

Hadi gülümse

Gülümse

Tut ki karnım acıktı

Anneme küstüm

Tüm şehir bana küstü

Bir kedim bile yok

Anlıyor musun?

Hadi gülümse”

 

Bir zamanlar çok dinlediğim Sezen Aksu’nun seslendirdiği şarkılardandır. Çünkü kedilere karşı küçüklüğümden beri ilgi ve sevgi duymuşum. Öyle ki iki yaşımda kediyi sevmek için kapı önündeki demirlere tırmanıp,  üç metrelik boşluğa beton zemine düşmüşüm. Mosmor bir halde hastaneye yetiştirmişler. Neyse ki Allah korumuş, bugünlere gelmişiz.

Çocukluğumda ilk kedi dostum “Minnoş” isimli bir kediydi. Hafız dedemlerin apartmanı önünde yatıp kalkan, renkli uzun tüylü dişi bir kediydi. Hafız dedemin akşam gelişini dört gözle beklerdi. Hafız dedem yolun başında elinde poşetlerle belirdiğinde koşarak onu karşılardı. Hatta bazen top oyunumuzu bırakıp biz de Minnoş gibi koşup dedemin elindeki ağır torbaları taşımasına yardım ederdik. Bize de o zamanın parasıyla demir bir lira harçlık verirdi. Bir lira bizim için çok değerliydi. Minnoş için de poşetlerin içinde mutlaka bir ciğer parçası ya da bir et parçası olurdu. Hafız dedem sabırsız Minnoş’un miyavlamaları ile birlikte yiyecekleri ona verirdi. Bizde Minnoş’un keyifli yemek ziyafetini seyrederdik.  

Zaman zaman kapı önünde dertleşirdik Minnoş’la. Oturunca mutlaka kucağıma gelir, önce patileriyle bacaklarıma masaj yapar sonra da kucağıma yavaşça yatardı. Çocukça onunla dertleşir, konuşmaya çalışırdım. O da anlarmış gibi “Mır mır” sesiyle eşlik ederdi. Kalk deyinceye kadar da yatardı. Kalktığında ise kucağımda bir tüy yumağı olurdu. Hafız dedemle ayrı bir hukuku vardı. “Öp kızım elimi” dediğinde iki patisiyle dedemin elini tutar, elini yalardı. Bir gün çok aradım ama ortalarda yoktu. Ertesi gün bodrumda cansız bedeni ile karşılaştık. O an gözyaşlarımı tutamamıştım. Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan arkadaşlarımla arka bahçede mezarını kazıyorduk.

Diğer bir kedi ile bağımız gençlik yıllarında kuruldu. Küçük kuzenimin geziye gittikleri Akçakoca’dan getirdiği tekir cinsi yavru erkek kediye sekiz yıl baktık. Kendileri yurt dışında yaşadıkları ve geriye dönmek zorunda oldukları için kediyi bize bıraktılar. Zorunlu bir sahiplenme olsa da rahmetli anneannem için bir arkadaş olmuştu. Anneannemin evi bahçeli olduğu için rahatlıkla içeri girip çıkabiliyordu. Anneannem rahatsızlanınca bizim eve getirdik. Biz ise apartmanda yaşıyorduk. Nasıl bir düzen kuracağız derken bize ve evimizede kısa zamanda uyum sağladı. Ne tesadüf ki onun adı da “Minnoş” tu.  İyi ki ailemizde kedi sevmeyen yokmuş. Yoksa bu serüvenler hiç yaşanmayabilirdi.

Genç bir kedi olduğunda tuvaleti geldiğinde kapıyı gösterir, kapı açılınca da dışarı çıkardı. Evde tuvaleti için bir kum kabı ya da sepeti yoktu. Bir müddet sonra ya kapıdan ya da balkona asılı hanımeli sarmaşığından tırmanıp eve geri dönerdi. Hatta bir ara yan komşunun balkonundaki yemeklerini yemişti. Herhangi bir kısırlaştırma işlemi yapmadık. Sadece aşısını yaptırıp nüfus kâğıdını çıkarttık. Rahmetli babam bir gün aşı için götürdüğünde elinden kurtulup kaçmış, kaçarken de elini yüzünü yırtmış. Adam eve geldiğinde yüzü kan revan içindeydi. İki iç gün kediyi aradık ama bulamadık. Sonra bir gün kendiliğinden gelmişti eve… Geldiğinde çok acıkmıştı. O zamanlar böyle kuru mama da yoktu. Balık, tavuk, çorba ve yemek artıklarını veriyorduk.

Bir kış mevsimi sonrası evden ayrıldı ve iki üç gün gelmedi. Bir sabah ezanlar okunurken geldiğinde üstü çamur içindeydi. Kulağı yırtılmış, kafasında da bir iki sıyrık vardı. Belli ki kavga etmiş. Hemen annemle banyoya alıp bağıra çağıra bir güzel yıkadık.

Annem ona özel polardan bir örtü yaymıştı. Örtüsünün dışında bir yerde yatmazdı. Annem sabahları kahvaltımı hazırlar beni çağırırdı. Ama o hep benden önce sofraya gelir rafadan yumurtanın yarısını yerdi. Sofrada bir tabure ona ayrılır, yemeklerde hep bizimle olurdu. Asla sofraya çıkmaz, elini kolunu sokmazdı. Sadece kendisinin önüne bir lokma koyarsak onu yerdi. Onun haricinde sessizce otururdu. Evde kovalamaca ve saklambaç oyunları oynardık. Dışarıya genelde gece çıkmak isterdi. Sabah namazında gelince babam açardı kapıyı ona. Yavaşça odama gelir, yorganın altına sokulur, yüzünü de insan gibi yastığa koyar ve uykuya dalardı. Beraber uyanınca da kendi tüylerini yalarken çoğu zaman benim saçlarımı da aradan çıkarırdı.

Benzen birlikte apartmanın dışına çıkardık. Çıkar çıkmaz kalın miyavlama sesleri çıkararak naralar atardı. Ya erkek kedilere “çekilin ben geliyorum” ya da dişi kedilere “ben buradayım” mesajı verirdi. Kedinin doğasını değiştirmediğimiz için o da mutluydu biz de… Kızdırırsak tırmıklarıyla ve dişleriyle can yakabiliyordu. Eve gelen arkadaşlarımın otururken ayaklarına atlamaya bayılırdı. Sekiz sene birbirimize alıştık ve sevdik. Ayrılmak ta bir o kadar zor oldu.

Son zamanlarında tuvaletini evin bazı noktalarına yapmaya başladı. Dışarıya çıkmak istemiyordu. Temizlik işi annemi fazlasıyla yormaya başlamıştı. İl dışından gelen akrabalarımız annemin dert yanmasıyla, benim de evde olmadığım bir zamanda, Minnoş’u bir çuvala koyup, Bolu Dağı’nda bir lokantanın yanına bırakmışlar. Eve döndüğümde olanları öğrenince çok kızmıştım ve çok ağlamıştım. Ama annemin durumuna da hak vermem gerekiyordu. Arkasından Bolu Dağı’ndaki dinlenme tesislerini gezdim ama bir iz bulamadım. Bir hafta geçmeden evin tuvaleti tıkandı ve ev battı. Bu da Minnoş’un ahı olsa gerek.  

Bir sonraki yazımda yeni kedi yaşantılarımla sizlerle olacağım.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Biz Bolulular (www.bizbolulular.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Nöbetçi Eczaneler

Resmi İlanlar

Mobil Uygulamalarımız

IOS UygulamamızAndroid Uygulamamız