• 16.04.2022 17:17

İnsan hep eski günleri özlüyorsa, eski yaşadıklarını anıyorsa,

“Eskiden biz şöyle yapardık” veya “Biz sizin gibiyken” diye söze başlıyorsa yaşlanmışsınız derler. Doğru da derler aslında. Eski yaşadıklarımızla yeni yaşananlar arasındaki farklılıklar da bir gerçektir. Zaman her şeyi değiştiriyor. Davranışlarımızı, yaşantımızı, gelenek ve göreneklerimizi…

Dini vecibelerimizde bir değişim oluyorsa sıkıntılıdır, tartışmalıdır.

Ramazan ayı da biz Müslümanlar için oruç, zekât, fitre ve mukabele okumak gibi ibadetlerin yapıldığı önemli bir aydır. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağı Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde sabittir. Ramazan biz Müslümanların günahlarından arınmaya vesile olacak ve Allah’a en fazla yaklaşabileceğimiz on iki aydan biridir. Bundan dolayıdır ki Ramazan’ın gelmesini sevinçle karşılarız. İşte bu sevincimizi ve heyecanımızı yaşama yöntemlerimiz arasında dün ile bugün arasında farklılıklar yaşanmaktadır. 

Bu farklılıkların en başında ise Ramazan’a karşı duyulan sevgi, saygı ve heyecandır.

Şimdi geçelim çocukluğumuza…

Aile büyükleri küçükleri oruç tutmaya özendirmek amacıyla çocukların tuttukları oruçları çeşitli hediyelerle satın alırlardı. Yine çocukları oruç tutmaya alışmaları için isterlerse sabahtan öğleye kadar, isterlerse öğleden akşama kadar tutmaları için teşvik edilirdi. Bu oruçlara da halk arasında “tekne orucu” denirdi.

Biriktirdiğimiz harçlıklarla iftara hazırlık olsun diye gündüzden hazırladığımız cennetlikleri(çikolata, sakız, şeker, kuruyemiş, gofret, çubuk, kraker, gazoz vb.) alır, diğer hediyelerle birlikte evin sakin bir köşesinde ya da bahçesinde iftardan sonra açar ve hep beraber yerdik.

Ramazan pidesi için fırınların önündeki uzun kuyruklar da eğlenceliydi. Amaç evden verilen paralarla pideyi sıcak bir şekilde eve götürmekti. Kuyrukta sıra bekleme arkadaşlarla sohbet ve şakalaşmalarla geçer, hatta erken sıra gelirse kuyruğun en sonuna geçerek tekrar sıraya girerdik. Amaç sıcak pideyi yakalamak… Eve sıcak pide ile dönersek büyüklerimizden tebrik alır, iftar topunun atılması ile birlikte sıcak pideyi mis gibi tereyağı ile buluştururduk.  

Çocukluğumuzda Ramazan ayı sıcak yaz günlerine denk gelmesine rağmen mahalle maçları yapmayı ihmal etmezdik. Sonrasında iftar vakti sürahiden de ayrılamazdık.

Aile, komşu ve akrabalar arasında iftar davetleri çok olurdu. İftarların yarısını akrabalarla ve komşularla beraber yapardık. Dedemlere iftara gidildiğinde top patlaması ile birlikte yemeğe değil namaza başlanması beni biraz rahatsız ederdi. Namazda aklıma yemekler gelirdi. İnşallah Allah kabul etmiştir. İftarda yemek sonrası benim beyaz tatlı diye hatırladığım “Güllaç” tatlısı olurdu.

Teravih namazlarına arkadaşlarla topluca giderdik. Arka saflarda üç beş kişi yan yana dizildiğimizde namazda kendi aramızda gülüşmeler olurdu. Çocukluk işte. Tabii arkasından cemaatten uyarılar…. Şiiiii…. Teravih namazından çıkışta cemaat tarafından çocuklara şeker ve lokum dağıtılırdı. Hava güzelse cami etrafında saklambaç, kovalamaca gibi oyunlar oynardık. Eve dönerken mahalle bakkalına da uğranırdı. Öyle ki mahalle bakkalı bizim buluşma noktamız, emanet alma ve verme yerimiz, danışma büromuzdu.

Sahurda uykulu gözlerle Ramazan davulcularını sabırsızlıkla beklerdik. Yaz günlerinde sokağın başında davulcular görünüp, tokmaklarının seslerini duyar duymaz sokağa çıkardık. Sadece davul değil, zurna, zil, klarnet gibi farklı müzik aletleri de eşlik ederdi söyledikleri manilere. Hatta verilen bahşişlere göre çiftetelli oyunları oynayanları bile görürdük zaman zaman.  Sahur menülerinde her gün olmasa da haftada iki üç kez keşli cevizli ve tereyağlı simit makarna yapılırdı.

Büyüklerimiz tarafından imkânları az olan kişilere zekât ve fitre yardımlarının yapılmasına da şahit olurduk. Annelerimiz sabahları komşularda mukabele okumasına giderdi. Gündüzleri lokantaların çoğu kapalı olurdu. Açık olanlar da camlarını kâğıt ya da gazeteler ile kaplardı. Dışarıdan yemekler ve yemek yiyenler görünmesin diye. Oruca saygıyı hissederdik. Aileler çocuklarına dışarıda bir şey yiyip içmemesi için sıkı sıkı öğüt verirlerdi. Dışarıda sigara içen çok olmazdı. İçenler de gizli gizli içerlerdi.  

O zamanlar televizyon kanalı tekti. İnternet, cep telefonu, kredi kartı ve zincir marketler yoktu. Mahalle bakkalından paramız olmasa da deftere yazdırarak canımız çektiğinde bir şeyler alabiliyorduk.  

Günümüzde ise eskiden yapılanların birçoğu devam etse de Ramazan sevincini yaşama ve hissetme konusunda bir şeylerin eksikliğini hissedebilmekteyiz. Ramazan davulcuları sahur vaktinde tek başlarına geliyor, mani söylemeden davul çalıp gidiyorlar. Bir mahalle bakkalımız yok artık. Cadde ve sokaklarda kapalı lokanta veya kafe göremiyoruz. Sanki Ramazan yokmuş gibi hizmetlerine devam ediyorlar. Hatta havaların ısınması ile birlikte yemek masalarını dükkânın dışında müşterilerinin kullanımına sunuyorlar. Bana saygıda kusur ediyorlar gibi geliyor. 

Belki de son günlerde eksikliğini en çok hissettiğimiz “saygı” dır.

Oysa toplumsal düzenin, toplumsal sağlığın ve mutluluğun oluşması için aslında ne çok ihtiyacımız var “saygı” ya…