• 6.09.2010 00:00

      “Bilim” ve “eğitim” en çok konuşulan ve en çok yazılan konuların başında gelir. Herkes konuşur, herkes yazar bu kavramlar hakkında… Bilimle ve eğitimle ilgili olmayanlar da… Ama bir türlü hayatımızda, davranışlarımızda ön plana çıkaramadığımız iki kavramdır…   

      İnsan, dünya üzerinde çetin doğa koşuları altında mücadele ederek yaşamaya başlamıştı. O, diğer canlıların sahip olduklarına sahip değildi ve doğa karşısında fiziksel anlamda güçsüzdü. Güçlü kasları, kalın bir postu, yırtıcı pençeleri yoktu. Ama hiç bir canlı türünün sahip olmadığı bir şeye “akıl”a sahipti. Bu özelliğini kullanarak ileride doğaya egemen olmaya çalışacak, daha rahat ve daha güvenli bir yaşama kavuşacaktı.

      İnsanın doğaya yönelmesi ve onun bilgisine ulaşmaya çalışması, sadece yaşamı sürdürme zorunluluğundan kaynaklanmıyordu. İnsanda bilme ve öğrenme tutkusu vardı ve her şeyi bilmek, anlamak istiyordu. İşte bu tutku onun doğaya ve kendisine yönelmesine neden oldu. Doğaya yönelen insan, ondaki gizi ve gücü keşfetmeye, o güçten yararlanmaya, onu kontrol etmeye başladı. Bildikçe, anladıkça daha çok bilmek ve anlamak istedi. Öyle ki bu anlama ve bilme isteği yeryüzüne sığmadı, insan gökyüzüne, evrene yönelmeye başladı. Bilgisini artırmak ve daha iyi ölçmeler yapabilmek için araç-gereçler geliştirdi, çeşitli denemelerde bulundu. Problemlerinin çözümünü eski uygulamalarda, otorite figürlerinde, kişisel deneyimlerinde, genellemelerinde, sağduyusunda ve de kendi ürünü olan bilimde aradı (Karasar 1999:5-7). İ.Ö. 3000 yıllarında Fırat-Dicle vadisinde icat edilen ilk hesap aleti “çörkü”den, uzayın derinliklerinde gezintiye çıkan uzay araçlarına ulaştı bilimin serüven dolu adımları....

    Bugün ulaştığı noktada bilim, bizim korku, umut ve bazen de dehşetten oluşan karma duygularla bakışlarımızı yönelttiğimiz bir “Pandora Kutusu”na benziyor. Her şeye karşın bilim gündelik hayatımızın ana bileşenlerinden biri haline gelmiş durumdadır (Frolov 1997:1).

    Fikirlerimizi, eylemlerimizi ve düşüncelerimizi ispat aşamasında, kaotik durumlarla karşılaştığımızda ve de başkalarını yargılarken sığındığımız, doğruyu bulmada yararlandığımız, “Bilim” nedir? Bir bilgi türü mü, inanmak istediğimiz bir din mi? Mutlak doğru bildiğimiz bir bilgi mi?

     Bilim, bir anlama, açıklama çabasıyla, bilimin tarihine sosyolojisine inerek, irdeleyip anlama, bilimin ruhuna ters düşmez. Kimsenin bilimi tekeline alma hakkı olmamalı. “Ben bilimi böyle görüyorum...” diyebiliriz ama “Bilim benim gördüğüm gibi çalışır” diyemeyiz. Eğer böyle bir söylemde bulunursak, haddimizi bilmemek olur. Bilimin bir insan ürünü olduğunu unutmamak gerekir. Her insan ürünü gibi, ne denli yetkin olursa olsun, eksik, özürlüdür. Bilimin çevresinde, eriştiği başarılardan kalkarak, farklı açılardan görünmesini engelleyecek örtüler oluşturulmak isteniyor. Bilimin başarılarından, açıklama gücünden, saygınlığından kuşku yoktur. Ama bilimin sınırı, haddi bilinmelidir (Chalmers 1997:8).

     Evreni bütün boyutlarıyla bilim aracılığı ile sorgulayan insan, akvaryum içerisinde akvaryumu iç ve dış dünyası ile sorgulamaya çalışan balığın pozisyonuna benzer. Üç boyutlu bir nesnenin içinde bulunan bir nesne ile bu nesneye dışarıdan bakan bir nesnenin yakalayabileceği boyutlar arasında büyük uçurumlar vardır. Mekânın içinde bulunan bir varlık mekânın ve zamanın bir köşesine hapis olmuştur. Mekânın bütün boyutları ile sınırlarını ve ötesini tespit edemeyeceği gibi zamanın başlangıç ve sonunu tespit edemez.

     Bilim basit bir tanımla açıklanmaya el veren tek düze bir tekinlik değildir; olgu-kuram bağlamında çok yönlü, karmaşık bir olaydır. Bilimin, ussal ve nesnel boyutları yanında, değer yargısı, yaratıcı imgelem, hatta düpedüz duygusallık içeren boyutları da vardır. Çoğu kez bilim bir bilgi birikimi ya da düzenli güvenilir olarak tanımlanır. Bu yüzeysel bir anlayıştır. Bilime bir yanıyla düzenli, güvenilir bilgi olarak bakılabilir. Ama, “bilim” dediğimiz etkinliğin asıl özelliğini ürettiği bilgiden çok bilgi üretme yönteminde aramalıyız. Bilim özünde bir arayıştır; gerçeği bulmaya, olgusal dünyayı açıklamaya yönelik bilişsel bir arayış olarak görülebilir (Yıldırım 1998:3).

     Bilim gerçeği arar, ama bulur mu? Bulduğunun ne kadarı gerçektir? Bilimde gerçek nedir? Bilimde gerçek var mıdır? Einstein’a göre bilimde gerçek değil, gerçek sanılan vardır. Paradigma işte bu gerçek sanılandır. Çağın gerçek sanılanı, çağın gerçeğidir. Bilim karmaşık dünyamızı anlamamızı zenginleştirebilir, ama doğruyu yanlıştan nasıl ayırt edebileceğimizi bize söyleyemez (Battram 1999:14).

     Bilimle bilgi arasında yakın bir ilişki vardır. Düşünerek, olay, olgu ve nesneleri kavramlaştırarak onlar arasında bağlantılar kurulması, çıkarsama yapılması ve yargılara ulaşılması sonucu elde edilen ürüne bilgi denir. Her bilgi bilimsel bilgi değildir. Bilginin bilimsel nitelikte olması için bilimsel yöntemlerle elde edilmiş, sınanmış, yorumlanmış olması gerekir. Nedir bilimsel yöntemler? Bilimsel araştırma yöntemi sezgi ile başar, yenilenen deneylerle sürer, verilerin yorumu ile bir sonuca bir paradigmaya ulaşır. Araştırmanın her aşamasında en önemli koşul dürüstlüktür. Dürüstlükten ayrılarak başkalarını aldatabiliriz, daha kötüsü, kendimizi de aldatabiliriz, fakat doğa anayı aldatamayız. Acaba her problemi veya sorunu bilimsel yöntemle çözebilir miyiz? Bilimsel yöntemin her çözdüğünü kesin ve mutlak doğru olarak kabul edebilir miyiz?

    Bilim, temelde, insanoğlunun, kendisini ve çevresini daha iyi tanıyıp, gerektiğinde etkileyebilme, ona egemen olup kendi kontrolü altına alma şeklindeki doğal istek ve güdüsünden kaynaklanmaktadır. Bilimin temel işlevleri anlama, açıklama ve kontrol olarak ifade edilebilir (Karasar 1999:8). Bilim, bir anlama, açıklama çabasıyla, bilimin tarihine sosyolojisine inerek, irdeleyip anlama, bilimin ruhuna ters düşmez. Kimsenin bilimi tekeline alma hakkı olmamalı. “Ben bilimi böyle görüyorum...” diyebiliriz ama “Bilim benim gördüğüm gibi çalışır” diyemeyiz. Eğer böyle bir söylemde bulunursak, haddimizi bilmemek olur. Bilimin bir insan ürünü olduğunu unutmamak gerekir. Her insan ürünü gibi, ne denli yetkin olursa olsun, eksik, özürlüdür. Bilimin çevresinde, eriştiği başarılardan kalkarak, farklı açılardan görünmesini engelleyecek örtüler oluşturulmak isteniyor. Bilimin başarılarından, açıklama gücünden, saygınlığından kuşku yoktur. Ama bilimin sınırı, haddi bilinmelidir.

     Ne yazık ki bilimsel yöntemler de her zaman bizi gerçeğe ulaştıramaz. Hatta yanlış bir yorumla yanlış bir paradigmaya da ulaştırabilir. Bunun en güzel örneği gökbilimde vardır. Gökbilim insanların en çok dikkatini çeken ve herkese açık bir konudur. Kolayca gözlemlenir ya da gözlemlendiği sanılır. Bu gözlem, bu açıklık ve binlerce yıl her gün yinelenen deneylerle güneşin aynı yönden doğup,  belirli bir yörüngeden geçerek, belirli yönde batması, geceleri de ayın ve gök kubbenin aynı yörüngeyi izlemesi, “Yer merkezli evren” paradigmasını doğurmuş, ayakta tutmuştur. Kopernikus (1473-1543), Bruno (1548-1600), Kepler’in (1573-1630) çalışmaları, teleskobun geliştirilmesi, dünyanın evrenin merkezi olmadığı, gezegenlerin eliptik bir yörünge izledikleri anlaşılınca ve Galileo (1564-1642) dünyanın kendi mihveri ve güneş etrafında dönüşünü bilimsel olarak ispatlayıncaya kadar.Ama her şeye rağmen bilim yanlışları ve doğrularıyla ilerlemeye devam ediyor. Bilimin bu ilerleyişinde bir yardımcısı olduğunu da unutmamak gerekir. Bu yardımcı onun oğludur. Bilimin “Doğa Ana”dan doğan oğlu adını “Teknik” koymuşlar. “Teknik” bilimin, doğa gücünü kendi hizmetinde kullanma yöntemindedir. Bilim ve teknik birlerini destekleyerek baba-oğul birlikte ilerlemektedir (Göksel 2000:16-17). 

     Bilim, yaygın kanaatin tersine, sadece belirli özelliği olan bir bilgi çeşidi değildir. Bugünkü dünya da bilim, aynı zamanda toplumsal iktisadi, siyasal, kültürel ve ideolojik örgütlenmenin merkezini oluşturan, metafizik değerlerle yüklü bir bakış açısının adıdır da. Günlük konuşma dilinden sistemli toplantılardaki konuşmalara kadar her yere nüfuz etmiş bir dünya görüşü veya bakış açısı olduğunu söylemek daha uygun olacaktır. O yüzden birbirleri ile hiç alakası olmayan durumlarda insanlar görüş, düşünce veya yaklaşımlarını “bilimsel olarak konuşmak gerekirse....”, “Son bilimsel bulgulara göre....”, “Bu konudaki bilimin görüşü ise...” parantezine alarak onlara bir güvenirlik ya da sağlamlık kazandırmaya çalışırlar. Bilim bazen yıldızlardan bahseder, bazen evlilikte ortaya çıkan sorunlardan, bazen tarım arazilerinin kullanım biçiminden, son zamanlarda da daha sık olmak üzere çevreden, eğitimden, tarihten vs. bahseder. Modern yaşam tarzının makul bulduğu alanlardan birisi seçilip sonuna “logy” eklendiğinde de yeni bir bilim dalı ortaya çıkmış olur. Psikoloji, antropoloji, teoloji, semioloji, filoloji, metodoloji, epistemoloji vs. (Demir 1997:10).

    Sosyal bilimlerdeki gelişmeyle birlikte 20 yüzyılın ortalarında yeni yeni bilim dalları ortaya çıkmıştır. Bunlardan en çok sözü edilen kavram “Eğitim” olmuştur. Eğitimin bilimselleşmesini, 20 yüzyılda gerçekleştiğini söylemek olasıdır. Çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin eğitimlerini, araştırmalara dayalı ilkeler doğrultusunda ele almak üzere araştırma merkezlerinin kuruluşu, eğitimin üniversiter bir alan olarak gelişmesi, uygulamada çeşitli görev ve işlevler için farklı yoğun programların uygulanması gibi konular bu yüzyılda kurumsallaşmıştır. Bu konuda kurumsallığın tam anlamıyla uygulamaya dönüştüğü savlanamaz. Ancak, eğitimin bilimsellik yolunda hızla yol aldığı söylenebilir (Varış 1991:24).

     Eğitim insanlık tarihi kadar eski bir inceleme alanıdır. Eğitimin bir bilim alanı olarak gelişmesi daha çok Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki çalışmalarla açıklık kazanmıştır. Eğitimin bir bilim alanı olarak gelişmesinde birçok düşünür ve bilim adamının katkısı olmuştur.

      Eski Yunan’da Sokrates, Platon ve Aritoteles’nun her alanda olduğu gibi eğitim alanındaki görüşleri de kendilerinden sonra gelen düşünürleri etkilemiştir. Sokrates, soru sorma yoluyla insanların bilgiyi kendi kendine bulmasını sağlayan yöntemiyle eğitim alanında yüzyıllardan beri yaşamaktadır. Platon ve Aristo’nun zihin, duygu ve bedenin birlikte uyumlu olarak geliştirilmesi fikri bugünkü modern eğitimin temel ilkelerinden birini oluşturmaktadır (Fidan ve Erden 1995:25). Eğitimin bilim olarak gelişmesi kolay ve çabuk olmamıştır. Ancak, sosyal ve davranış bilimlerindeki ilerlemeler eğitimi bağımsız bir araştırma alanı olarak gelişmesini hızlandırmıştır.Yapılan eğitim tanımlamalarının altında eğitimi bir bilim olarak görme paradigması yatar. Bilimdeki gelişme ve yenilikler, meydana gelen yeni paradigmalar, eğitimin tanımında ve bilimselliği üzerinde yeni sorgulamalara yol açmaktadır. Acaba eğitim gerçekten bir bilim dalı mıdır? Bilimsel yöntem eğitim alanında bizi güvenilir doğrulara her zaman ulaştırır mı? Eğitimde bilimsel araştırmalar nasıl yapılmalıdır? Eğitim alanında bilimsel bilgiye nasıl varılır?

    Eğitim, sonucu belirlenmiş bir etkinliktir. Eğitim olayında hedefler vardır ve eğitim sonucunda bu hedeflere ulaşılmaya çalışılır.  Bilimde sonucu belirlenmiş bir durum söz konusu değildir. Bilim evrenseldir. Eğitim de bir bilim ise, en azından eğitim hedeflerimiz de ulusal olmaktan kurtarılıp, evrenselleştirilmelidir.   

    Kaotik bir ortamda, karmaşık bir yapıya sahip olan insanın eğitimi bilimsel olarak nasıl gerçekleştirilebilir? Sadece bilimsel yöntemi uygulayarak bu alanda bilgi sahibi olmak bizi yanlış paradigmalara sokar. Eğitimin bilim olup olmadığı konusu tartışılırken, eğitim alanında bilimsel olarak ortaya konmuş verilere güvenmek ne derece güvenlidir. Eğitimdeki bu sorunun insanın kendi karmaşıklığından kaynaklandığı söylenebilir. Eğitimin bilimsel yöntemi araştırmalarında kullanması sorun yaratmayabilir. Ama bu alanda tek bir yöntem olarak kullanılması eğitimcileri yanılgılara sürükleyebilir.

   Eğitim alanında bugün yapılan bilimsel araştırmalarda, sistemin bir parçası üzerinde odaklama yapıyoruz. Bu parça üzerinde (çekici) araştırma yapılıp, bütün hakkında genellemelere gidiliyor. Acaba bir akvaryumda yaşayan balık akvaryum hakkında ne kadar bir bilgiye sahip olabilir? Öyle görünüyor ki, eğitim alanında bir bilgiye ulaşmak, sistemi etkileyen ve etkileşen tüm bileşenlerini ortaya koymadan geçiyor. Eğitimsel araştırmalar matematiksel ve istatistiksel ifadelerinin yanında; daha çok bilimsel süreç, sağduyu, istek, his, değer yargısı, yaratıcı imgelem, duygusallık gibi insanının karmaşıklığına yönelik, niteliksel özelliklere bürünmesi gerektiği söylenebilir.