• 1.04.2013 00:00

 

Yaşlı bir adam, kuyumcunun birine giderek “Altın tartacağım, bana terazini versene” dedi. Kuyumcu dedi ki. “Babacığım, hadi git, bende kalbur yok!” Adam: “Alay etme benimle. Ver şu teraziyi” dedi. Kuyumcu dedi ki. “Dükkânımda süpürge yok” Adam: “Kâfi yahu, bırak alayı. Ben senden terazi istiyorum. Sağırlıktan gelme; lafı şu tarafa, bu tarafa çekip durma, ver teraziyi” dedi. Kuyumcu dedi ki, “Sağır değilim, sözünü duydum, söylediğim sözleri de manasız sanma. Sözünü duydum ama sen kuvveti, kudreti kalmamış bir ihtiyarsın, hiç şüphem yok, zayıflıktan elin titreyecek. Tartacağın altın da külçe değil, tozu var, kırık dökük bir şey. Elin titreyecek, yere dökeceksin, Sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin. Altını süpürüp bir yere toplayınca da güzelim, kalbur isterim diye tutturacaksın. Ben, işin sonunu önceden gördüm, iyisi mi hadi sen başka bir yere git!”[1]

Günümüzün teknolojik gelişmeleri kişileri doğal iletişime göre iletişimin teknik araçlarına daha fazla bağımlı kılmaktadır. İletişim insan için ihtiyaçtan öte bir zorunluluktur. İletişimi hangi yol üzere gerçekleştireceğimiz yıllarca insanların tartıştığı, hakkında kitaplar yazdığı  bir konudur. Kelimelere anlam yükleme becerisi, kelimeleri kullanma gücü insanı toplum sahnesinde başrol oyuncusu yapmaktadır. Kimileri konuşarak dünyayı fırıldak gibi döndürerek aklımızı başımızdan alır. Kimileri ise lafla peynir gemisi yürümez nakaratına takılır. Bu çoklu bakış açısı, yaratıcının insanı tasarladığı genetik  alemle alakalı olsa gerek. Meşreplerimiz gereği konuşur ya da dinleriz. Hakkı ve doğruyu gözlerimizle takip, dilimizle de ikrar edebilirsek, huzur denizinin yosun kokuları bizi teskin eder. Ruhu kirleten ve bozan şeylerle neden iletişim halindeyiz? Hiç düşündük mü? Ruhu kaybolmuş, gönül dünyası istila edilmiş bir birey “gerçek iletişimin” ne olduğunu fark edebilir mi? İletişim dünyasında bizi ruhumuzla, gönlümüzle yabancılaştıran şey nedir acaba?

Her çeşit bilgiyi bireye ve topluluklara aktaran, eğlendirme, bilgilendir-me ve eğitme gibi üç temel sorumluluğa sahip görsel, işitsel ve hem görsel, hem işitsel araçların tümüne medya denir.  Deneyimlerin, düşüncelerin, tepkilerin, duyguların paylaşılmasını sağlayan bu medya araçları, bireyler arasındaki iletişimin temelidir. Medya kolu olan televizyonların kimlik inşasındaki rolü özellikle çocuklar ve ergenlik çağındaki gençler de daha etkilidir. Somut işlem dönemi dediğimiz 4-9 yaşları arasındaki çocukların televizyondaki karakterlerle özdeşim kurma oranının yüksek olduğunu düşünülürse izlenen filmlerin niteliği önem kazanmaktadır. Ülkemizde anaokulu öğrencileriyle yapılan bir çalışmada çocukların %30’unun televizyonda erişkin filmi ve programlarını izlediği gözlenmiştir.

Gerbner ve arkadaşları tarafından 1978 yılında American National Study başlığıyla yapılan bir araştırmada günde dört veya daha fazla saat televizyon izleyen kişilerle günde iki saatten az TV seyreden kişilerin karşılaştırılması sonucunda; dört veya daha fazla saat televizyon izleyenlerin tutarlı bir şekilde dünyaya daha güvensiz bir gözle baktıkları ortaya çıkmıştır.

Televizyon popüler kültürü ileten en büyük vasıtadır. İnsanları hayatlarındaki sahici yanlarına yabancılaştırır. Gençlerin çoğunun kendilerine rehberlik edecek içsel standartları yoktur. Anne baba bu modern ritüeller içinde ona rehber olamayacaksa popüler kişiler ve imgeler bu konuda rol alabilir. Ancak bunlar da sağlam, istikrarlı kimlikler değildir. Bu sayede yüzer gezer, her çiçekten bal alan şişmiş benlikler ortaya çıkıyor. Popüler kültür şişmiş ve boş benlikler üretiyor... Zahmetsiz ve tüketilen şeylerle kimlik ediniliyor. Uyuşturucu madde bağımlılığına yöneliş oluyor. Herkes içindeki boşluğu tamir edecek bir şey arıyor. Popüler kültürün gençlerde yarattığı tahribat üzerine düşünmemiz gerekiyor.

Medya sayesinde insan kurgulanmış sahte gerçeklik içinde yaşar. Olaylara aşırı tepki gösterebilir. Aşırı etkilenme nedeniyle korku ve panik yaşayabilir. Delüzyonel (sanrı veya hezeyan) bir bozukluk ortaya çıkabilir. Olaylara olduğundan daha fazla tepki gösterme, çevresinde güvenilir kişi bulunmadığı duygusuna, güvensizliğe ve psikotik tepki dediğimiz bir tutum ve davranış ortaya çıkabilir.[2]Bu ise bir nevi toplumsal çözülmeye sebep olur. Gerçek olmayan hika-yeler ortaya çıkar.

Meşhur “üç maymun” gerçeği ile medya ikilemi, bizi nerelerden nerelere götürmüş hiç düşündük mü?

Selam ve dua ile.

[1] Mevlana Celalettin er-Rumi. Mesnevi, cilt 3. 1625-1630

[2] Medya ve Ruh Sağlığı / Dr. Sıtkı KARACA - Ruh Sağlığı Uzmanı